Belki de yazmalıydım. Kendimi, hatta kendime bile daha iyi ifade edebilmek için yazmalıydım.
Kendimi dünyaya çok iyi ifade edebildiğimi hiçbir zaman düşünmedim. Belki de bu yüzden çoğu zaman üretmekten çok tüketen tarafta kalmak benim için daha konforlu oldu. İçimde bir yerde, ürettiklerimin yeterince değerli olmayabileceğine dair eski bir ses hep konuştu:
“İcat çıkarma… Sen ne anlarsın… Sen nereden bileceksin…”
Ama insan bir noktada sormaya başlıyor:
Peki kim biliyor?
Ne biliyor?
Nereden öğrenmiş?
Bugün bulunduğum yerden bakınca, yazılı medyada, görsel medyada ve sosyal medyada çoğu zaman bilginin değil dikkati çekenin değer gördüğünü fark ediyorum. Üretenin değil, bağıranın. Derinliğin değil, yüzeyselliğin. Hatta çoğu zaman ahlaksızlığın, yozlaşmanın ve rezilliğin daha çok prim yaptığını görmek zor değil.
Belki de bu yüzden benim gibi birçok insan susmayı seçiyor. Kendini bu gürültülü sistemden korumanın bir yolu olarak.
Gürültüden Kaçmak
Bugün televizyonlarda yayınlanan birçok programı izlerken hissettiğim şey çoğu zaman utanç oluyor.
Yemek programı adı altında satılan şey bile çoğu zaman bilgi ya da kültür değil; rezillik, itibarsızlık ve soytarılık.
Bu yüzden yaklaşık on beş yıldır televizyon izlemiyorum. Elbette film ve dizi izlediğim oluyor ama son derece seçici davranıyorum. Vaktimi harcayacağım içeriği kendim seçmeye özen gösteriyorum.
Benim için önemli olan iki şey var:
Öğrenmek ve gerçekten eğlenmek.
Zeki, düşündüren, yeni bakış açıları kazandıran içerikler her zaman dikkatimi çekmiştir. Çünkü öğrenmek benim için sadece bir ihtiyaç değil, sanki varoluşumun bir parçası gibi.
Yeni bir bilgi, yeni bir yöntem, yeni bir bakış açısı…
Bunları keşfetmek içimde tarif etmesi zor bir heyecan yaratıyor.
Onarmanın Sessiz Hazzı
Belki de bu yüzden kırılan ya da bozulan bir şeyi tamir etmek bana büyük bir haz verir.
Eski haline tamamen getiremesem bile, işlevini yeniden kazandırmak insana tuhaf bir mutluluk verir. Bir şeyin çöpe gitmek yerine tekrar kullanılabilir hale gelmesi… Bu küçük başarı hissi bana her zaman değerli gelmiştir.
Mesleğim gereği de buna farklı bir gözle bakıyorum. Bir mühendis olarak bir ürünün ham maddeden üretimine, satışından tüketimine ve hatta çevresel etkilerine kadar uzanan bütün süreci düşünmek benim için doğal bir refleks.
Belki de bu yüzden bakım, onarım ve yeniden kullanım benim için sadece teknik bir mesele değil; aynı zamanda bir yaşam yaklaşımı.
Bu deneyimleri başkalarıyla paylaşmak güzel olabilir diye düşünüyorum. Ama bunu çok fazla yapamadım.
Çünkü insanlarla iletişim kurma konusunda her zaman kendimi biraz tecrübesiz hissettim.
Hızlı Düşünen Bir Zihin
İnsanlarla konuşurken çoğu zaman beynimin çalışma hızında iletişim kurmaya çalıştım. Düşünceler hızlı geliyor, cümleler onları yakalamaya çalışıyordu.
Bazen söyleyeceklerimin çok değerli olmadığını düşündüğümden, bazen de karşımdaki insanın vaktini almak istemediğimden konuşmaları hızlı bitirmeye çalıştım.
Zaten hızlı düşünürken hızlı konuşmak ya da hızlı davranmak benim için zor değildi. Ama bunun bir bedeli oldu.
Bazen yazarken harfleri sırayla yazmak yerine düşüncenin hızına kapılıp sonraki harfi önce yazdığım oluyordu. Konuşurken de arada kelimeleri atladığım.
Belki de bu yüzden topluluk önünde konuşma gibi temel becerilerimi hiçbir zaman tam anlamıyla geliştiremedim.
Lisans, yüksek lisans ve doktora eğitimlerimde sayısız seminer sunumu yaptım. Ama neredeyse her seferinde ciddi bir gerginlik yaşadığımı hatırlıyorum.
Bu yüzden konuşmak da yazmak da bana uzun süre uzak geldi.
Cümlelerin Ucu
Benim cümlelerimin başı bellidir ama ucu genellikle belirsizdir.
Çünkü bir düşünceyi anlatmaya başladığımda onu yarım bırakmak istemem. Bir solukta anlatmak isterim. Sanki içimde bir yerde zamanın çok kıymetli olduğuna dair güçlü bir his var.
Vakit gerçekten kıymetli.
Üstelik ne kadar vaktimiz kaldığını bilmiyoruz. Bu belirsizlik içinde bazen saçma sapan meseleleri kafamıza takıp saatlerimizi, günlerimizi harcıyoruz.
Başka insanların egolarını, hatalarını ya da yanlış davranışlarını içselleştiriyoruz. Sonra hem zamanımızı hem de enerjimizi kaybediyoruz.
Oysa vaktimizin değeri başkaları tarafından belirlenmemeli.
İnsan kendi zamanının değerini kendisi belirlemeli. Çünkü o değeri başkalarının insafına bırakırsak hayatımızın değeri de onların insafına kalır.
İnsan ve Seçimleri
İnsan kaderini tamamen belirleyemez belki ama seçimleriyle ona yön verir.
Kimi zaman kaderini çağırır, kimi zaman da ona tutunur. Ama sonunda onunla büyür ya da onunla gömülür.
İnsan seçimleriyle var olur. Ve çoğu zaman tarafını sözleriyle değil, seçimleriyle belli eder. Çünkü bir seçimin sonucu ne olursa olsun onu kabul etmeye hazır olmak da bir tercihtir.
Modern İnsanın Açık Yarası
İlkokuldan beri hayatım bir koşu gibi geçti.
Eğitim, sınavlar, iş, sosyal statü…
Sürekli bir yarışın içindeyiz.
Bu tempo, hayatı bir deneyim yolculuğundan çok hayatta kalma sürecine dönüştürüyor.
Düşünsenize…
Kendini tanımaya vakit bulamamış bir insanın mutlu olmasını beklemek, hiç görmediği birine aşık olmasını beklemek gibi bir şey.
Bence modern insanın en büyük yarası tam da burada.
Bir döngünün içinde doğuyoruz.
Ebeveynlerden çocuklara, onlardan da onların çocuklarına geçen bir döngü.
Ebeveynler elbette iyilik yapmak ister. Bize seçenekler sunarlar. Ama bu seçenekler çoğu zaman onların bildiği dünyanın sınırları içindedir.
Eğer bir doktorun yanında çalışmışlarsa doktor olmanızı hayal edebilirler. Bir mühendisin yanında çalışmışlarsa mühendis olmanızı.
Bu onların dünyasıdır.
Ve çoğu zaman onların dünyasının yansımalarını biz yaşarız.
Kendini Tanımadan Seçmek
Toplumun bize sunduğu seçenekler genellikle güvenli sınırlar içindedir.
Ama kendini tanımayan bir genç için bu seçenekler özgürlük değildir. Sadece yürünecek yollar gibidir.
Hayalinize çıkmasa bile o yolları yürümek zorunda kalabilirsiniz.
Kendimizi tanımadan yaptığımız her seçim aslında birçok şeyden vazgeçmek demektir.
Zamanla bu vazgeçişler size ait olmayan bir yük gibi ağırlaşabilir.
Ve bir gün insan kendine şu soruyu sorar:
Neden?
Sevdiğin bir şey için yorulmak tatlı bir yorgunluk yaratır. Ama sadece seçenekler arasında olduğu için seçtiğin bir yolun yükünü taşımak, insanda tükenmişlik hissi bırakır.
Belki de bu yüzden milyonlarca insan hayatı boyunca neyi gerçekten sevdiğini hiç fark edemeden yaşıyor.
Çünkü sürekli hayatta kalma modunda yaşıyoruz.
Durup kendimize şu soruyu sormaya bile vakit bulamıyoruz:
Beni gerçekten ne mutlu ediyor?



